
Küçükken her akşam senin eve gelişini gözlerdim, evimizin dış kapısını açar, hemen karşımızdaki evinin kapısının üst köşesinden senin evinin ışığının yanıp yanmadığına bakardım.
Eğer yanıyorsa terliklerimle zilini çalar, doğruca buzdolabına giderdim. Bilirdim bana her akşam yaptığın gibi çikolatalı süt getirdiğini.
Sütümü alır yanına geçerdim, sen o çok sevdiğin rakını içerken ben seninle çakmak saklamaca oynamak için seni kandırmaya çalışırdım.
Beni hiç kırmaz, her zaman yaptığın gibi “Peki” derdin, bu uğurda kaç çakmak kaybettik, kaç tanesini abajurların tepesinden düşürüp seni çakmaksız bıraktım saymak imkansız.
Seninle tüm apartmanın karşı çıkmasına rağmen mutfağında mum imal ederdik, annemden bu mumlar için hep azar yerdim, senin yanında her zaman “yaramaz çocuk” olduğum için annem sana söz geçirmeye çalışsa bana geçiremez, ben yine bildiğimi okur her akşam parafin kokarak evime gelir, yatar uyurdum yüzümde tebessümle.
Akşamları rahat vermediğim gibi gündüzleri de huzur vermezdim sana, kaç kez müşterilerini işini gücünü bırakıp beni okuldan almaya gelmiştin, kaç kere 06 NR 523 plakalı o çok sevdiğin Anadol’una biner eve geldik, hatırlasana?
Hatırlar mısın bilmem, Kızılay’daki ofisinde en çok sevdiğim şey senin yurtdışından getirdiğin kağıt rulolu hesap makineleriyle oynamaktı, ben sürekli rulo fişlerden bitirir, sen de habire apartmanin girişindeki kırtasiyeciden bana yenisini alırdın. Bir keresinde yanında çalıştığın çocuğu yine bu rulolardan almak için gonderdiğinde, 15 dk geç geldi diye işten kovmuştun, üzülmüştüm o çocuk adına.
Dedem vefat ettiğinde onun işyerini devraldın, her okul çıkışında evim 5 dk yürüyüş mesafesinde olmasına rağmen o kırmızı kurtuluş otobüsüne atlar, senin yanına gelirdim. Bir dönerci vardı dükkanın 100 metre gerisinde, her geldiğimde döner isterdim, sen de “yeme o pis döneri” demene rağmen yerdim, yine de sesini çıkarmazdın.
Dükkanına hırsız girdiğinde çok üzülmüştüm, kimsenin bir gecede bu kadar şeyi kaybetmesini istemediğim gibi hayatı boyunca kimsenin hakkını gasp etmeyen, helal olmayan tek kuruş parayı cebine koymayan adamın dükkanını boşalttıklarında tanrıdan, çalınan herşeyi dayıma ulaştırmasını istemiştim.
Elektronik daktilon vardı, daha Türkiye’de insanlar normal daktilo kullanırken sen elektrikli, yazı karakteri değiştirilebilen daktiloları kullanırdın. Senin o çok sevdiğin yeğenin o daktiloyu da bozardı hep, ya şeridini bitirirdi, ya karakter kartuşlarını sıkıştırırdı, hiçbir zaman “Bu daktiloyu bir daha kullanmanı istemiyorum” demedin bana, bilirdim ki beni gerçekten çok severdin. Ben bu sevginin hayatındaki herşeyden daha öte birşey olduğunu ben yıllar sonra anladım.
Trafik kazası yaptığımda o pislikten kurtulmam için herkesten çok çaba gösterdin, 6 sene boyunca sürekli mahkemelere gidip bir tanıdık bulmaya çalıştın, ümitsizliğe düştüğün hiçbir anı bana hissettirmedin, herşeyin bir gün yoluna gireceğini söyledin daima. Sonuçta senin dediğin oldu…
29 Ekim 2007 gecesi evine tesadüfen bir yazı almaya geldiğimde seni hayatımda görmediğim kadar halsiz ve bitkin gördüm, uyku saatleri dışında bir kez bile bir kanepeye uzanırken görmediğim adam rengi benzi atmış bir şekilde girişteki portmantonun üzerinde titreyerek oturuyordu.
“Dayı neyin var?” diye sorduğumda, “2 gündür çok halsizim, bugun de karnım daha bir ağrıyor, geçer herhalde” demiştin, ancak benim içim rahat etmedi ve seni hastaneye kaldırmıştık, sonuçta senin o basit “karın ağrısı” dediğin şeyin aslında apandist olduğunu anladık. Ameliyattan sonra seni yoğun bakım kapısına getirdiklerinde “Kıvanç senden tek birşey istiyorum” demiştin: “Beni buradan çıkar.”
O anki üzüntümü tarif etmeme imkan yoktu, hemşirelerin sana su vermediği için senin oradan çıkman istemene rağmen elimden sadece hemşireye “neden su vermiyorsunuz” diye fırça atmak gelmişti.
Hastaneden taburcu olduğunda çok sevinmiştik, eski sağliğina kavuştun, her gun 2 kilo şeftali ve mandalina yiyerek aramıza tekrar geldin, hayata tekrar başladın.
Önce kalan işleri toparlamaya giriştin, ardından sanki kötü birşeylerin olacağını hissedermişçesine “Bu iskeletleri sen satar mısın?” dedin bana.
Seninle belki de son iş konuşmamız oldu bu, sonra tekrar rahatsizliğin nüksetti ve seni bugün 11.30 da kaybettik.
Halbuki daha 1 ay önce seninle ne kadar keyifli bir pazar kahvaltısı etmiştik hatırlasana, Ceyda ve Onur da vardı, senin tabağındaki omlet bitmiş olmasına rağmen hala yemek istiyordun, biz de ekmeğe peynir sürüp sana “Uçak geliyor” yapardık.
2 hafta önce sana son kez ellerimle kahvaltı hazırladım, tost yapmıştım, yanına da meyve suyu koymuştum, artık iyice bitkin düşmüştün, eskisi kadar iştahlı yemek yiyemesen de aramızdaydın. Tost bittiğinde ekmeğe yine krem peynir sürüp uzatmıştım sana, ama göremediğin için “dayı aç ağzını” derdim.
O gün kahvaltının üzerinden 6 saat geçmiş olmasına rağmen hiçbirşey yemek istemedin başka, ben trenle İstanbul’a döndüm, sen de yatağına
4 gün önce geldim Ankara’ya, seni tekrar göreyim diye, cuma akşami beni gördün son kez, “hoşgeldin kivanc” dedin, “hoşbulduk dayı” dedim, “bir isteğin var mi, uyu şimdi yarın da burdayım” dedim, “sağol canım allah rahatlık versin, görüşürüz” dedin.
Senin o gözlerini bir daha açık hiç görmedim, son 72 saatini gözleri kapalı hep uyuyarak geçirdin yatağımda, babamla koluna girip yatağında rahat etmen için hareket ettirirken bile tepki veremiyordun artık.
74 sene önce dünyaya geldiğinde annen ve babana mutluluk getirmiştin, hayatındaki herkesi güldürdün, o pazar kahvaltısında bile gözlerin kimseyi seçemezken bizi güldürmeyi ihmal etmiyordun.
Bugün seni kendi ellerimle yeşil bir torbanın içinde cenaze arabasina kaldırdım, hayatımda kimse için bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum.
Ruhun şad, mekanın cennet olsun Erdoğan Dayı.
TCDD.gov.tr yi bilirsiniz, sadece internet explorer’da çalışan, inanılmaz çağdışı bir yazılım kullanarak resmen bilet almanın işkence haline dönüştüğü bir devlet (gov-government) sitesi.
Site öylesine problemli ki, login olurken dahi “ben sadece ie de calişirim, gerisine karişmam arkadaş” bile demekten aciz, ie ile login olunsa bile anında bir yiğin uyari çıkarıp sizi “güvensiz sayfalari açmaya zorlayan” bir yapıya sahip.
Benim gibi şanslı olanlar bir şekilde biletlerini internetten temin edebiliyor, zaman zaman kredi kartı doğruılamasında sorunlar yaşansa da, tcdd adına -bu şekilde kullanılmasına razı olunduğunda- genel olarak işe yarar bir sistem.
Ancak iş bilet almakla bitmiyor. Ne yazık ki, kredi kartinizla aldığınız, ve sizden bir başkasinin asla sizin yerinize 2. bir sefer sahip olamayacağı bu sistemde biletinizi yazdırma zorunluluğu var.
Biletinizi yazdırmak için tren kalkiş saatine kadar istasyona giderek gişe gorevlisinden kullanici adınızı belirterek biletinizi yazdirmasini rica etmelisiniz. Toplam 45 saniye kadar sürecek bir işlem.
2 hafta önce cuma 17.50 de ayni trenle Ankara’ya gitmek için istasyona geldiğimde (trenin kalkmasina 7 dakika vardı) hiç sıraya girmeden gişedeki bayana biletimi yazdirmasini rica ettiğimde hiçbir soru sormadan işlemimi tamamlamıştı. Olması gereken de buydu zaten, zira internetten aldiğiniz bilet icin tekrar bilet kuyruguna girmek saçma olurdu.
Bugun yine 17.50 treni icin (şu anda trendeyim) Haydarpaşa garına gittiğimde, geçen seferkinin en az 3 katı insan sıra beklerken ben yine gişeye yaklaşarak kızıl gişe görevlisine “Şu kullanıcı adımla internet biletimi yazdirabilir miyim” diye sorduğumda aldığım “siraya gireceksiniz” cevabi beni dumurdan dumura soktu.
“Pardon da trenin kalkmasina 15 dakika var, ve tek vezneyle hizmet veriyorsunuz, nasıl yetişmemi bekliyorsunuz” şeklindeki cevabima “orasi bizi bağlamaz, siraya girmeniz gerekiyor” şeklindeki süper sivri zekasini gosteren yanitiyla beni bezdirmiştir.
“Peki oyleyse” deyip gişenin önünden ayrilip müdüriyetin odasini ararken kendimi bir anda az once bilet vermeyen kizil bayanin odasinin arka kapisinda buldugumda ise biraz yüksek sesle “buranin müdürü kimdir?” diye seslenmemin ardindan güvenlik görevlisi ve kizil gişe görevlisi yerlerinden kalkarak yanima koşmuşlar ve haydarpaşa garındaki suküneti bir üçbuçuk ve yusuf yusuf havası almıştır.
Güvenlik gorevlisinin “nasil yardimci olabilirim” sorusuna, “sirada beklememek icin internetten aldiğim bileti yazdirmak istediğimde zorla siraya sokmaya calişiyorsunuz” yanıtıma “haklısınız ancak aradan bilet verdiğimizde musteriler ariza cikariyor” demesine karsilik olarak ” o zaman ya ayri bir gişe, ya bir otomatik bilet veren banko, bunlari yapamiyorsaniz -internetten alinan biletler icin sirada beklemeyiniz- yazan bir levha koymaniz gerekiyor, ben o kuyruga girmem” cevabini verdim.
Bunun uzerine az once biletimi vermeyen kizil gişe gorevlisi kullanıcı adımı alarak biletimi vermiş ve gorev yerine dönmüştür..:
Internetten alınan biletler icin benzer firmaların uygulamaları
THY:
Sitelerinden dogrudan check-in yapabiliyor ve uçuş kartınızı yazdiriyorsunuz, havaalaninda dogrudan bu çıktı ile uçağa biniyorsunuz.
Eğer online check in yapmamişsaniz havaalaninda sizi bekleyen ekranli bankolara kart ya da pnr numaranızı girerek ucus kartinizi yazdirabiliyorsunuz.
Pegasus
Online check in yapabiliyor, ucus kartinizi internetten yazdirabiliyorsunuz.
Onur, Sun Express ve Atlas: benzer uygulamalar mevcut
Kamil Koc: Biletinizi yazdiracak vakit bulamazsaniz muavine kimliğinizi gostererek yolculuk yapabiliyorsunuz.
Sevgiler
Kivanc
Her şey Poyrazlar Gölü’ne sabah 08.30 da varmamızla başladı. Göle henüz yeni adım atmıştık ki, telefonumun o saatte çalmaya pek alışık olmamasından dolayı sevimsiz bir durum olduğunu tahmin etmem güç olmadı.
Telefondaki kişi kreş müşterilerimden biri ve yaşadığı bir sıkıntı ile ilgili olarak rahatsız etmiş, binbir özür dileyerek sıkıntı yaşadığı bir hususta yardımcı olmamı istiyordu.
Karşımdaki müşteriyle bir kaç saatliğine durumu idare etmesi için anlaştığımda “kamp” ruhunu yaşatmam için çalışmalara başladık.
Önce çadırımızı kurduk, zemini yumuşatmak adına tabana önce matları, üstüne battaniyeleri serdik. Daha sonra masaya geri dönerek sucuklu yumurta için çalışmalara başladık. Gölün hemen girişindeki marketten aldığımız Trabzon ekmeğini de pakedinden çıkardıktan sonra herşey hazırdı.
Demlenmiş çayımızı sonbaharın belki de son güneşli bir cumartesi gününde yudumlayarak sucuklu yumurta ve sarelleden oluşan kahvaltımızı etmeye başladık. (Bu cümle bozuk mu oldu biraz?)
Günün geri kalanını poker oynayarak, balık tutarak ve fotoğraf çekerek geçirdik. Ormanın derinliklerinde yürüyüşe çıktığımızda yere devrilmiş 10-12 metrelik meşe ağaçlarını gördüğümüzde çocuklar gibi sevindik. Önceleri üstüne oturarak, kanırtarak kırmaya ve parçalamaya çalıştığımız ağaçları daha sonra bulduğumuz bir balta yardımıyla kesmeye ve kamp alanına taşımaya başladık.
Kamp ateşi ve kendi mangalımız için yeterince kesilmiş ağaç taşıdıktan sonra akşam yemeği için hazırlıklara başladık, 1 akşam önceden hazırlamış olduğumuz tavuk şişleri mangalımıza dizdik, karalahna eşliğinde afiyetle yedik.
Akşam kamp ateşinin etrafına dizilerek sohbet etmemizin ardından herkes bir bir çadırlarına dağıldı. İlk uyuyan ben oldum 23.00 sularında, 1-2 saat sonra da diğer arkadaşların çadıra girmesiyle ekibi tamamladık.
Pazar sabahı 9 gibi yağmur sandığımız bir hava ve sis eşliğinde uyandık. Gölün üzerindeki sis tabakası ortama ayrı bir güzellik katmış ve fotoğraflanmayı bekler gibiydi.
Kahvaltı için yine hazırlık yapıldı, yine sucuklar doğrandı, yumurtalar kırıldı, çaylar demlendi.
Kahvaltının ardından önceki sabah telefon eden müşterimin işini halletmek üzere bilgisayarımı açtım. Daha önceden hazırlamış olduğum bir sorguyu değiştirmek üzere beynimde firtinalar estirirken gruptan bir arkadaşın tam karşıma gelerek “Poyrazlar Gölü deyince aklınıza ne geliyor?” sorusuyla irkildim.
Kafamdan o an geçen tek şey “else if kullanımından sonra döngüyü nasıl sonlandırmam gerektiği” idi. Bana soru soruldugunda bir kaç saniye sadece yüzüne bakarak aynen bu düşündüklerimi seri bir şekilde aktarabilsem bu kadar komik duruma düşülmeyecekti belki de…
Öte yandan söyleyeceklerimin kimse için birşey ifade etmemesi riski üzerine “bu adam ne demiş, anlayanınız var mı, deli midir nedir?” sorularının da beklentisi içinde olduğumdan etrafa göz gezdirerek kampla ilgili bir materyal arayışına giriştim, yaklasik 5-6 saniye kadar.
Etrafta baltadan çadıra, mangaldan oltaya, kütükten palamuta kadar onlarca şey olmasına rağmen ağzımdan o sihirli kelime bir türlü çıkmak bilmedi, belki de aklım hala o “else if sorgusu”nda kaldığı için karşımda dikilip duran kamerada o şahane sahnenin yaratılmasını sağladım.
Ağzimdan çıkan tek şey “aklıma hiçbirşey gelmiyor” oldu, ve emin olun o siralarda birilerinin gelip beni kurtarmasını bekledim acınacak gözlerle, kameracı arkadaş da bir türlü pes etmediği için o saniyeler bana saatler gibi geldi. “Cevap yok olarak kabul ediyorum” deyip kamerayi indirip sirtini dönüp giderken derin bir “oh” çektim, işime geri döndüm.
Günü yine odun ve mangal ile geçirdikten sonra son yemeğimizi yeyip dönüş yolculuğuna geçtik. Akşam fenerle sevindik, Baros’la üzüldük.
Pazartesi oldu, facebook uyarısı geldi, “arkadaşınız sizi bir videoda etiketledi” diye. Ve o an dünyamın karardığı an idi.
2 seçenek vardi:
1. Ya gerçekten kızdığımı gösterecek ve ortamın gerilmesini sağlayıp o sahneyi sildirip grupta antipatik bir insan olarak bilinecek ve muhtemelen hiçbir bus etkinliğine katılmayacaktım.
2. Bu sahnelerin sorumlusunun tamamen ben olduğumu kabul edip kendimle de alay ederek yorumların hafifletilmesini sağlayacaktım
İkinciyi seçtim, facebook’u püskürtmüş olsam dahi grubun kendi forumunda yine alay malzemesi oldum, ama yapacak birşey yok, “kendim ettim kendim buldum” durumu hakim ne yazık ki
Video nerede diye sormayın, arayan bulur
Üç kişilik çadır, 2 uyku tulumu, 3 sandalye, 4 kişilik sucuk+yumurta, 2 öğle yemeği için 4 kişilik hatırı sayılır miktarda tavuk şiş, 3 şişe karalahana, 2 şişe cabernet merlot, 2 kalın battaniye, poker takımı ve fişler, buzluk, fotoğraf makineleri vs.. Hepsi hazır.
Koordinat:
N40.834983
E30.478735
Hareket tarih ve saat:
24 Ekim 2009 Cumartesi 06.15 Ev
07.00 Mehmetçik Opet (bus kavuşması)
Dönüş: 25 Ekim 2009 Pazar akşamüstü, şerbete göre.
Sazan ve turna avlayabilmek için oltalarımız da hazır. Olur da avlayamazsak tavuk şiş’e devam.
Gelişmeler teknoloji imkan verdiği ölçüde poyrazlar gölünden 
Sevgiyle,
Kivanc