2 gündür telekom engellemeleri yüzünden google earth / google maps çalışmıyor ise, gerekli olan hosts girişleri aşağıdadır.

windows/system32/drivers/etc klasoru altindaki hosts dosyaniza ekleyin bu satirlari:

74.125.43.103 youtube.com
74.125.43.103 www.youtube.com
74.125.43.103 www.docs.google.com
74.125.43.103 www.clients1.google.com.tr
74.125.43.103 www.translate.google.com.tr
74.125.43.103 docs.google.com
74.125.43.103 clients1.google.com.tr
74.125.43.103 translate.google.com.tr
74.125.43.105 www.google-analytics.com
74.125.43.105 google-analytics.com
66.102.9.106 youtube.com
66.102.9.106 www.youtube.com
66.102.9.106 docs.google.com
209.85.229.99 youtube.com
209.85.229.99 www.youtube.com
209.85.227.101 translate.google.com
209.85.227.105 maps.google.com
209.85.227.113 pages.google.com
209.85.227.100 video.google.com
209.85.227.138 docs.google.com
209.85.227.101 sites.google.com
209.85.227.100 books.google.com
209.85.227.101 chrome.google.com
209.85.227.113 sketchup.google.com
209.85.227.102 froogle.google.com
209.85.227.102 labs.google.com
209.85.227.102 mars.google.com
209.85.227.139 moon.google.com
209.85.227.113 notebook.google.com
209.85.227.101 toolbar.google.com
209.85.227.102 catalog.google.com
209.85.227.113 codesearch.google.com
209.85.227.113 dir.google.com
209.85.227.138 earth.google.com
209.85.227.139 groups.google.com
209.85.227.100 groups.google.com.tr
209.85.227.139 shopping.google.com
209.85.227.138 sky.google.com
209.85.227.139 support.google.com
209.85.227.139 tools.google.com
209.85.227.102 wap.google.com
209.85.227.100 answers.google.com
209.85.227.112 adwords.google.com
74.125.47.100 code.google.com
74.125.47.101 code.google.com
74.125.47.102 code.google.com
74.125.47.113 code.google.com
74.125.47.138 code.google.com
74.125.47.139 code.google.com
209.85.225.136 picasaweb.google.com
209.85.225.190 picasaweb.google.com
209.85.225.91 picasaweb.google.com
209.85.225.93 picasaweb.google.com
209.85.225.103 maps.gstatic.com
209.85.225.104 maps.gstatic.com
209.85.225.105 maps.gstatic.com
209.85.225.106 maps.gstatic.com
209.85.225.147 maps.gstatic.com
209.85.225.99 maps.gstatic.com
74.125.43.103 maps-api-ssl.google.com
74.125.43.103 maps.google.com
74.125.43.103 gg.google.com
74.125.43.103 chart.apis.google.com
74.125.43.103 clients1.google.com
74.125.43.103 mt0.google.com
74.125.43.103 mt1.google.com
74.125.43.103 khm.google.com
74.125.43.103 khm0.google.com
74.125.43.103 khm1.google.com
74.125.43.103 lh1.ggpht.com
74.125.43.103 lh2.ggpht.com
74.125.43.103 lh3.ggpht.com
74.125.43.103 lh4.ggpht.com
74.125.43.103 lh5.ggpht.com
74.125.43.103 lh6.ggpht.com
74.125.43.103 lh7.ggpht.com
74.125.43.103 lh8.ggpht.com
74.125.43.103 lh9.ggpht.com
74.125.43.103 ggpht.com
74.125.43.103 www.google.com
74.125.43.103 google.com
74.125.43.103 www.google.com.tr
74.125.43.103 google.com.tr
72.14.213.93 kh.google.com
72.14.213.103 maps.google.com
72.14.213.113 auth.keyhole.com
74.125.43.103 code.google.com
74.125.43.103 translate.google.com.tr
74.125.43.103 browsersync.google.com
74.125.43.103 google-analystics.com
74.125.53.139 gg.google.com
209.85.229.99 dl.google.com

edit: eklemeler için Tarkan kan’a teşekkürler.

Seneler önce karlı bir kış gecesinde Ankara Kuğulu Park’ta çektiğim fotoğrafları bilmeyeniniz yoktur herhalde.

http://www.kcelebi.com/kugulu/

Bu fotoğraflari envai çeşit yerde gördüm, hatta “En güzel manzaralar” isimli bir powerpoint sanal alemde gezinirken bana bile gelmişti de acayip şaşirmiştim.

Ama bu sefer gördüğüm sayfa yenilir yutulur türden değil. Bir arap forumu, arapça başlıkta birşeyler yaziyor, google translate ile çevirdiğimizde “Kar park” görüyoruz, buyrun:

http://www.bdr130.net/vb/t62720.html

Tarih: 2005senesinden bir gün, kış mevsimi olabilir.

O zamanlar Ankara’da faaliyet gösterdiğimden, bir müşterim vasıtasıyla bana ulaşan bir kişi ofisine internet bağlatmak istediğini, modemini aldığını ve telekomdan başvuruyu yaptığını söyler.

Bu işlemler için ofisine gidilir, gerekli kurulum 10 dakika içerisinde tamamlanır, 1-2 sayfa denemesi ardından masaüstü açık bir şekilde bilgisayar bırakılarak “Tamamdır, artık internete girebiliyor” denir.

Müşteri bilgisayar başına gelir ve der ki:

M: E hani nerde internet?

Bu soru üzerine kisa bir süre müşterinin yüzüne bakilir ve “Abi bağladık ya işte” denir. Ve müşteriden tarihe tanıklık edecek o soru gelir:

M: Google nerde?

Sorudan da anlaşılacağı üzere müşterimiz internet=google zannetmektedir, tarayıcının açılış sayfası www.google.com olarak ayarlanır ve ofis terkedilir.

Tarih: Nisan 2010 ayı içerisinde bir gün. Ofisimiz Bağdat caddesi üzerinde merkezi bir konumda, giriş katta olduğu ve dışarıda tabelamız bulunduğu için gün içerisinde kebapçısından sucusuna, köftecisinden kargocusuna, elektrik ve gaz memurundan dilencisine kadar envai çeşit insan zilimizi çalmaktadır.

Her zile “müşteri” diyerek hevesle koştuğumuzda karşımda bu adamları görmekten yeteri kadar sıkıldığım günlerin birinde, yine zil çalar ve kapıya 22-23 lü yaşlarda temiz yüzlü bir kiz ve oğlan gelir.

Bir şey sattıklarını söylerler, ama ofisimde o sirada müzik çalmakta olduğundan ne sattıklarını anlayamam, anlamış olsam bile bu insanlara yeteri kadar hırslandiğım için hep “teşekkürler, ilgilenmiyorum” deyip geri gönderirim.

Çocuk birşeyler anlattıkça ben anlamsiz gözlerle çocuğun yüzüne bakmayı sürdürünce, çocukla aramızda kısa bir diyalog geçmiştir.

Çocuk: Ama siz çok kötü bakıyorsunuz.

Ben: Yok canım

O sırada şakasına gömleğin kollarını kıvırmaya başlamış, hatta ikinci kola geçtiğimde aramızda gelişen diyalog:

Çocuk: Sanırım siz ilgilenmiyorsunuz, acaba bu apartmanda başkaları var mıdır ilgilenebilecek olan?

Ben: (2. kolu da kıvırıp bitirirken) Çocuklar rahat olun, içeri buyrun, size yardımcı olayım.

Çocuk: Teşekkürler, biz başka apartmanlara bakalım.

dedikten sonra üst katlara çıkma cesaretini gösterememişler ve apartmandan yusuf yusuf sesleri arasında ayrılmışlardır.

Tarih, 4 Haziran 2010, anlaşmalı müşterilerimizden K..t bey telefon eder. 3 hafta kadar önce bilgisayarlarına genel bakım yapmış olduğum için arada atlamış olabileceğimiz yazılımlar nedeniyle telefon ettiğini düşünerek cevaplarım.

M: Kıvanç, bu bilgisayarda google earth yok mu?

B: K..t bey, standart yazılımları her zaman kurduğumuz için bu tip extra yazılımları atlamış olabiliyoruz, bu durum için kusura bakmayın, yarın sabah gelip kurabilirim müsait olursanız. (Saat 16.00 dır ve Bağdat caddesi tarihi günlerinden birini yaşamakta olduğu için arabayla gidip geri dönmek en az 1.5 saatimi alacaktır)

M: Hağmm, burada bir müşterim var da, onunla birşeye bakacaktık, şimdi gelip 2 dakka kuruversene şunu

B: K..t bey, ben gelmeden de kurabilirim, sizin masaüstünüze hazırladığım uzaktan destek yazılımını çalıştırabilir misiniz?

M: Hay allah, nerde ki şimdi bu?

B: Sağ üste bakın, genelde oraya koyarım.

M: Neyse gerek kalmadı, buradaki arkadaş “ben hallederim” diyor.

B: Peki k..t bey, görüşürüz iyi akşamlar.

Tarih 2 Haziran 2010, saat 15.30 suları. Yan binadaki mimar müşterim olan ar..zon’da çalışırken cep telefonum çalar, ekranda 216 lı bir numara yazmaktadır, ofis telefonumu cebe yönlendirdiğim icin civardan bir müşterinin aradiğini anlar ve cevaplarım.

Karşımda 55-60 yaşlarında bir kadın sesi: (M:Müşteri, B:Ben)

M: Aaağğmm, iyi günler, ben yoldan geçerken tabelanızı gördüm, bazen benim de bilgisayarla ilgili sorunlarım oluyor, telefon etsek yardımcı olabilir misiniz?

B: Tabi efendim, görevimiz bu zaten. Ne zaman ararsanız gece/gündüz farketmeksizin ben veya bir arkadaşım yardımınıza koşacaktır.

M: Ben evde bilgisayarla yazı yaziyorum, bazen yaziciya kağit sıkışıyor, kendim çıkartamıyorum, bana yardımcı olursunuz değil mi?

B: Sıkışan kağıdı çıkartmam için bizden yardım istiyorsunuz doğru mu anladım?

M: Evet, çünkü kağıdı ben çıkartamıyorum, çıkartırsam yazdıramıyorum, çünkü yazıcının ışığı yanıp sönüyor ve yazdırmıyor.

B: Tamam, sıkıştığında bizi arayın, hallederiz.

M: Siz kaç senedir orada faaliyet gösteriyorsunuz?

B: Yaklaşık 1,5 senedir, neden sordunuz?

M: Hiç, merak ettim. Kaç kişi çalışıyorsunuz?

B: 3 kişiyiz, benim dışımda 2 part time eleman var.

M: Tabelanızı gördüm de, yanıp sönüyordu, çok hoşuma gitti dolmuşla giderken, telefonunuzu kaydettim, o yüzden aradım.

B: Anladım efendim, yazıcıya kağıt sıkıştığında telefonunuzu bekliyor olacağım.

M: Kolaygelsin, teşekkürler, hayırlı işler, vs.

Bu konuşmanın üzerinden 4 saat geçmişti ki aynı numara tekrar arar. Yazıcıya kağıdın sıkıştığını ve yardım istediğini söyler, adresi alır ve evine giderim. Yepyeni hp notebook ve printer alınmıştır, printer 3 sayfalık yazının 2 sayfasını sorunsuz yazdırıp son sayfayı yarim yazdirip kağıdı vermemekte ve hataya geçmektedir. Kağıdı elle çıkartip yaziciyi kapatip, bilgisayardaki spool (havuz)’u boşaltmadan da bekleyen yazıları iptal etmeden de hiçbir şekilde yazı yazmamaktadir. Bazı durumlarda bilgisayari resetlemek de gerekmektedir.

Sorunun ilk önce kablodan, daha sonra driverdan oldugunu düşünerek hp support sitesinden 64 bit windows 7 sürücüsünü indirip kurarım ve az önce çıktı alamadığımnız 3 sayfalık yazıdan 3 kopyayi sorunsuz alırız.

Ücretimi alir ve ofisime dönerim.

2 gün sonra öğlen saatlerinde aynı numara tekrar arar ve konuşma şöyle gelişir:

M: Kıvanç bey, bu yazıcı aynı sorunu yine yaptı, yazının son 2 satırını yazdırmadı. Ben de kağıdı çıkardım, havuzdaki yazıları iptal ettim, yaziciyi kapadim açtim, bu sefer de yazilari belli belirsiz yazdı, ekranda da “mürekkep bitti” uyarısı aldım, ne yapmamız gerek?

B: Öncelikle sorunu çözebilmemiz için yazıcınızın mürekkebinin dolu olması gerekiyor. İsterseniz sıfır kartuş alın, isterseniz doldurtun, daha sonra beni tekrar arayın.

M: Siz kartuş doldurmuyor musunuz?

B: Hayır, ben kartuş doldurma işi yapmiyorum, oldukça problemli bir konu olduğundan müşterilerimden azar yemek istemiyorum.

M: Ama yapmanız gerek, ben bunu doldurmaya götüremem, kim götürecek?

B: İsterseniz size yeni sifir kartuş getirebilirim, ortalama fiyatları 70 TL civarında.

M: Yok olmaz, çok pahalı. Bunu siz doldurmuyor musunuz şimdi?

B: Yok hayır, ben dolduramiyorum anlattiğim sebepten ötürü. Doldurup müşteriye teslim ettiğimizde 1 hafta sonra müşteri beni arayip “Ben bununla 50 sayfa çıktı aldım, yarım mı doldurdunuz” diye azarlıyor, halbuki müşteri yazıları en kaliteli seçenekte yazdirdiğinin ve 50 sayfa dışında 100 sayfa kadar taslak bastirdiğinin farkında değil, bu durumlardan yeteri kadar zarar gördüğümüz için yapmamayi uygun gördük

M: Peki nereye doldurtayim ben bunu?

B: Bu konuda size yol gösteremem, isterseniz Kadıköy’e inin orada içinize sinen dükkanlardan birine doldurtun.

M: Neden adres vermiyorsunuz?

B: Çünkü hiçbirini tanımıyorum ve tanıyor olsam dahi kendi yapmadığım hiçbir iş için referans olmak istemem.

M: Peki diyelim bunu doldurduk, doldurtuktan sonra bu eksik yazma sorununu nasıl çözeceğiz?

B: Bunun için tek bir yöntem var, bu da bilgisayarınızın mı yazıcının mı arızali oldugunu öğrenmemiz için gerekli. Öncelikle yazıcınızı başka bir bilgisayara bağlayıp 2-3 gün kullanmanızı isteyeceğim. Eğer yine eksik yazdırırsa yazıcınız arızalı demektir. Eğer sorunsuz yazdirirsa bilgisayarınızda sorun vardır. İşletim sistemini yeniden kurarak sorunu gidermeyi deneyebiliriz.

M: Ama bunların ikisi de yepyeni, nasıl bozulmuş olsun ki?

B: Bozuk olmasa beni aramazdınız eksik yaziyor diye, öyle düşünün. Demek ki ikisinden birinde bir sorun var.

M: Acaba birşeyi eksik yapiyor olabilir miyiz, mesela 3 sayfayı tek seferde değil de tek tek yazdırmayi denesek?

B: Deneyin isterseniz, başarılı olursanız yarın 50 sayfalık bir yazi yazdırmak istediğinizde biraz zorlanırsınız sadece.

M: Haağmmm, evet haklısınız, zor olabilir, peki ne yapacağız?

B: Eğer başka bir bilgisayarınız (eski de olsa farketmez) varsa bunu yazıcınıza bağlayıp….

(cümlemi bitirmeden)

M: Yok, yok, yok…

B: İyi de size ne söylesem olumsuz karşılıyorsunuz, başka bilgisayarda denemeden sorunu çözemeyiz.

M: Ben o anlamda yok demedim, kendi bilgisayarım yok başka demek istedim.

B: Tamam ben o zaman size 3 günlüğüne idareten bir bilgisayar vereceğim, yazıcı ayarlarını yapacağız ve sorunu tespit etmeye çalışacağız.

M: İyi de bunu neden yapıyoruz ki, benim yepyeni sıfır bilgisayarım var işte burda.

B: !*?!*!??! Gü…n hanım, anlattığım gibi sorunun yazıcıda mı bilgisayarda mı oldugunu anlamamız için bu şart, neden dinlemeyi denemiyorsunuz.

M: Diyalog kuramıyoruz ki, siz habire konuşuyorsunuz, ben bişeyler söylemek istiyorum ama dinlemiyorsunuz.

B: Tamam gü…n hanım, sizi dinliyorum, buyrun, ne diyorsanız onu yapacağım.

M: Yok böyle demek istemedim, siz ne diyorsunuz şimdi sonuç olarak?

B: Önce yazıcınızın kartuşunu doldurun, sonra beni arayın.

M: E peki diyelim kartuşu doldurduk, getirdik yerine taktık, gene 2 satiri eksik yazdirirsa ne yapacağım.

B: !*???!!** Gü…n hanım, izah ettiğim gibi sorunu anlayabilmemiz icin kartuşu doldurtup onu baskı alabilir hale getirip beni aramanız gerekli. Başka türlü olmaz.

M: İyi peki tamam

der, telefonu kapatır ve bir daha aramaz.

Erdoğan Arıkan

Küçükken her akşam senin eve gelişini gözlerdim, evimizin dış kapısını açar, hemen karşımızdaki evinin kapısının üst köşesinden senin evinin ışığının yanıp yanmadığına bakardım.

Eğer yanıyorsa terliklerimle zilini çalar, doğruca buzdolabına giderdim. Bilirdim bana her akşam yaptığın gibi çikolatalı süt getirdiğini.

Sütümü alır yanına geçerdim, sen o çok sevdiğin rakını içerken ben seninle çakmak saklamaca oynamak için seni kandırmaya çalışırdım.

Beni hiç kırmaz, her zaman yaptığın gibi “Peki” derdin, bu uğurda kaç çakmak kaybettik, kaç tanesini abajurların tepesinden düşürüp seni çakmaksız bıraktım saymak imkansız.

Seninle tüm apartmanın karşı çıkmasına rağmen mutfağında mum imal ederdik, annemden bu mumlar için hep azar yerdim, senin yanında her zaman “yaramaz çocuk” olduğum için annem sana söz geçirmeye çalışsa bana geçiremez, ben yine bildiğimi okur her akşam parafin kokarak evime gelir, yatar uyurdum yüzümde tebessümle.

Akşamları rahat vermediğim gibi gündüzleri de huzur vermezdim sana, kaç kez müşterilerini işini gücünü bırakıp beni okuldan almaya gelmiştin, kaç kere 06 NR 523 plakalı o çok sevdiğin Anadol’una biner eve geldik, hatırlasana?

Hatırlar mısın bilmem, Kızılay’daki ofisinde en çok sevdiğim şey senin yurtdışından getirdiğin kağıt rulolu hesap makineleriyle oynamaktı, ben sürekli rulo fişlerden bitirir, sen de habire apartmanin girişindeki kırtasiyeciden bana yenisini alırdın. Bir keresinde yanında çalıştığın çocuğu yine bu rulolardan almak için gonderdiğinde, 15 dk geç geldi diye işten kovmuştun, üzülmüştüm o çocuk adına.

Dedem vefat ettiğinde onun işyerini devraldın, her okul çıkışında evim 5 dk yürüyüş mesafesinde olmasına rağmen o kırmızı kurtuluş otobüsüne atlar, senin yanına gelirdim. Bir dönerci vardı dükkanın 100 metre gerisinde, her geldiğimde döner isterdim, sen de “yeme o pis döneri” demene rağmen yerdim, yine de sesini çıkarmazdın.

Dükkanına hırsız girdiğinde çok üzülmüştüm, kimsenin bir gecede bu kadar şeyi kaybetmesini istemediğim gibi hayatı boyunca kimsenin hakkını gasp etmeyen, helal olmayan tek  kuruş parayı cebine koymayan adamın dükkanını boşalttıklarında tanrıdan, çalınan herşeyi dayıma ulaştırmasını istemiştim.

Elektronik daktilon vardı, daha Türkiye’de insanlar normal daktilo kullanırken sen elektrikli, yazı karakteri değiştirilebilen daktiloları kullanırdın. Senin o çok sevdiğin yeğenin o daktiloyu da bozardı hep, ya şeridini bitirirdi, ya karakter kartuşlarını sıkıştırırdı, hiçbir zaman “Bu daktiloyu bir daha kullanmanı istemiyorum” demedin bana, bilirdim ki beni gerçekten çok severdin. Ben bu sevginin hayatındaki herşeyden daha öte birşey olduğunu ben yıllar sonra anladım.

Trafik kazası yaptığımda o pislikten kurtulmam için herkesten çok çaba gösterdin, 6 sene boyunca sürekli mahkemelere gidip bir tanıdık bulmaya çalıştın, ümitsizliğe düştüğün hiçbir anı bana hissettirmedin, herşeyin bir gün yoluna gireceğini söyledin daima. Sonuçta senin dediğin oldu…

29 Ekim 2007 gecesi evine tesadüfen bir yazı almaya geldiğimde seni hayatımda görmediğim kadar halsiz ve bitkin gördüm, uyku saatleri dışında bir kez bile bir kanepeye uzanırken görmediğim adam rengi benzi atmış bir şekilde girişteki portmantonun üzerinde titreyerek oturuyordu.

“Dayı neyin var?” diye sorduğumda, “2 gündür çok halsizim, bugun de karnım daha bir ağrıyor, geçer herhalde” demiştin, ancak benim içim rahat etmedi ve seni hastaneye kaldırmıştık, sonuçta senin o basit “karın ağrısı” dediğin şeyin aslında apandist olduğunu anladık. Ameliyattan sonra seni yoğun bakım kapısına getirdiklerinde “Kıvanç senden tek birşey istiyorum” demiştin: “Beni buradan çıkar.”

O anki üzüntümü tarif etmeme imkan yoktu, hemşirelerin sana su vermediği için senin oradan çıkman istemene rağmen elimden sadece hemşireye “neden su vermiyorsunuz” diye fırça atmak gelmişti.

Hastaneden taburcu olduğunda çok sevinmiştik, eski sağliğina kavuştun, her gun 2 kilo şeftali ve mandalina yiyerek aramıza tekrar geldin, hayata tekrar başladın.

Önce kalan işleri toparlamaya giriştin, ardından sanki kötü birşeylerin olacağını hissedermişçesine “Bu iskeletleri sen satar mısın?” dedin bana.

Seninle belki de son iş konuşmamız oldu bu, sonra tekrar rahatsizliğin nüksetti ve seni bugün 11.30 da kaybettik.

Halbuki daha 1 ay önce seninle ne kadar keyifli bir pazar kahvaltısı etmiştik hatırlasana, Ceyda ve Onur da vardı, senin tabağındaki omlet bitmiş olmasına rağmen hala yemek istiyordun, biz de ekmeğe peynir sürüp sana “Uçak geliyor” yapardık.

2 hafta önce sana son kez ellerimle kahvaltı hazırladım, tost yapmıştım, yanına da meyve suyu koymuştum, artık iyice bitkin düşmüştün, eskisi kadar iştahlı yemek yiyemesen de aramızdaydın. Tost bittiğinde ekmeğe yine krem peynir sürüp uzatmıştım sana, ama göremediğin için “dayı aç ağzını” derdim.

O gün kahvaltının üzerinden 6 saat geçmiş olmasına rağmen hiçbirşey yemek istemedin başka, ben trenle İstanbul’a döndüm, sen de yatağına :(

4 gün önce geldim Ankara’ya, seni tekrar göreyim diye, cuma akşami beni gördün son kez, “hoşgeldin kivanc” dedin, “hoşbulduk dayı” dedim, “bir isteğin var mi, uyu şimdi yarın da burdayım” dedim, “sağol canım allah rahatlık versin, görüşürüz” dedin.

Senin o gözlerini bir daha açık hiç görmedim, son 72 saatini gözleri kapalı hep uyuyarak geçirdin yatağımda, babamla koluna girip yatağında rahat etmen için hareket ettirirken bile tepki veremiyordun artık.

74 sene önce dünyaya geldiğinde annen ve babana mutluluk getirmiştin, hayatındaki herkesi güldürdün, o pazar kahvaltısında bile gözlerin kimseyi seçemezken bizi güldürmeyi ihmal etmiyordun.

Bugün seni kendi ellerimle yeşil bir torbanın içinde cenaze arabasina kaldırdım, hayatımda kimse için bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum.

Ruhun şad, mekanın cennet olsun Erdoğan Dayı.

TCDD.gov.tr yi bilirsiniz, sadece internet explorer’da çalışan, inanılmaz çağdışı bir yazılım kullanarak resmen bilet almanın işkence haline dönüştüğü bir devlet (gov-government) sitesi.

Site öylesine problemli ki, login olurken dahi “ben sadece ie de calişirim, gerisine karişmam arkadaş” bile demekten aciz, ie ile login olunsa bile anında bir yiğin uyari çıkarıp sizi “güvensiz sayfalari açmaya zorlayan” bir yapıya sahip.

Benim gibi şanslı olanlar bir şekilde biletlerini internetten temin edebiliyor, zaman zaman kredi kartı doğruılamasında sorunlar yaşansa da, tcdd adına -bu şekilde kullanılmasına razı olunduğunda- genel olarak işe yarar bir sistem.

Ancak iş bilet almakla bitmiyor. Ne yazık ki, kredi kartinizla aldığınız, ve sizden bir başkasinin asla sizin yerinize 2. bir sefer sahip olamayacağı bu sistemde biletinizi yazdırma zorunluluğu var.

Biletinizi yazdırmak için tren kalkiş saatine kadar istasyona giderek gişe gorevlisinden kullanici adınızı belirterek biletinizi yazdirmasini rica etmelisiniz. Toplam 45 saniye kadar sürecek bir işlem.

2 hafta önce cuma 17.50 de ayni trenle Ankara’ya gitmek için istasyona geldiğimde (trenin kalkmasina 7 dakika vardı) hiç sıraya girmeden gişedeki bayana biletimi yazdirmasini rica ettiğimde hiçbir soru sormadan işlemimi tamamlamıştı. Olması gereken de buydu zaten, zira internetten aldiğiniz bilet icin tekrar bilet kuyruguna girmek saçma olurdu.

Bugun yine 17.50 treni icin (şu anda trendeyim) Haydarpaşa garına gittiğimde, geçen seferkinin en az 3 katı insan sıra beklerken ben yine gişeye yaklaşarak kızıl gişe görevlisine “Şu kullanıcı adımla internet biletimi yazdirabilir miyim” diye sorduğumda aldığım “siraya gireceksiniz” cevabi beni dumurdan dumura soktu.

“Pardon da trenin kalkmasina 15 dakika var, ve tek vezneyle hizmet veriyorsunuz, nasıl yetişmemi bekliyorsunuz” şeklindeki cevabima “orasi bizi bağlamaz, siraya girmeniz gerekiyor” şeklindeki süper sivri zekasini gosteren yanitiyla beni bezdirmiştir.

“Peki oyleyse” deyip gişenin önünden ayrilip müdüriyetin odasini ararken kendimi bir anda az once bilet vermeyen kizil bayanin odasinin arka kapisinda buldugumda ise biraz yüksek sesle “buranin müdürü kimdir?” diye seslenmemin ardindan güvenlik görevlisi ve kizil gişe görevlisi yerlerinden kalkarak yanima koşmuşlar ve haydarpaşa garındaki suküneti bir üçbuçuk ve yusuf yusuf  havası almıştır.

Güvenlik gorevlisinin “nasil yardimci olabilirim” sorusuna, “sirada beklememek icin internetten aldiğim bileti yazdirmak istediğimde zorla siraya sokmaya calişiyorsunuz” yanıtıma “haklısınız ancak aradan bilet verdiğimizde musteriler ariza cikariyor” demesine karsilik olarak ” o zaman ya ayri bir gişe, ya bir otomatik bilet veren banko, bunlari yapamiyorsaniz -internetten alinan biletler icin sirada beklemeyiniz- yazan bir levha koymaniz gerekiyor, ben o kuyruga girmem” cevabini verdim.

Bunun uzerine az once biletimi vermeyen kizil gişe gorevlisi kullanıcı adımı alarak biletimi vermiş ve gorev yerine dönmüştür..:

Internetten alınan biletler icin benzer firmaların uygulamaları

THY:
Sitelerinden dogrudan check-in yapabiliyor ve uçuş kartınızı yazdiriyorsunuz, havaalaninda dogrudan bu çıktı ile uçağa biniyorsunuz.
Eğer online check in yapmamişsaniz havaalaninda sizi bekleyen ekranli bankolara kart ya da pnr numaranızı girerek ucus kartinizi yazdirabiliyorsunuz.

Pegasus
Online check in yapabiliyor, ucus kartinizi internetten yazdirabiliyorsunuz.

Onur, Sun Express ve Atlas: benzer uygulamalar mevcut

Kamil Koc: Biletinizi yazdiracak vakit bulamazsaniz muavine kimliğinizi gostererek yolculuk yapabiliyorsunuz.

Sevgiler
Kivanc

Her şey Poyrazlar Gölü’ne sabah 08.30 da varmamızla başladı. Göle henüz yeni adım atmıştık ki, telefonumun o saatte çalmaya pek alışık olmamasından dolayı sevimsiz bir durum olduğunu tahmin etmem güç olmadı.

Telefondaki kişi kreş müşterilerimden biri ve yaşadığı bir sıkıntı ile ilgili olarak rahatsız etmiş, binbir özür dileyerek sıkıntı yaşadığı bir hususta yardımcı olmamı istiyordu.

Karşımdaki müşteriyle bir kaç saatliğine durumu idare etmesi için anlaştığımda “kamp” ruhunu yaşatmam için çalışmalara başladık.

Önce çadırımızı kurduk, zemini yumuşatmak adına tabana önce matları, üstüne battaniyeleri serdik. Daha sonra masaya geri dönerek sucuklu yumurta için çalışmalara başladık. Gölün hemen girişindeki marketten aldığımız Trabzon ekmeğini de pakedinden çıkardıktan sonra herşey hazırdı.

Demlenmiş çayımızı sonbaharın belki de son güneşli bir cumartesi gününde yudumlayarak sucuklu yumurta ve sarelleden oluşan kahvaltımızı etmeye başladık. (Bu cümle bozuk mu oldu biraz?)

Günün geri kalanını poker oynayarak, balık tutarak ve fotoğraf çekerek geçirdik. Ormanın derinliklerinde yürüyüşe çıktığımızda yere devrilmiş 10-12 metrelik meşe ağaçlarını gördüğümüzde çocuklar gibi sevindik. Önceleri üstüne oturarak, kanırtarak kırmaya ve parçalamaya çalıştığımız ağaçları daha sonra bulduğumuz bir balta yardımıyla kesmeye ve kamp alanına taşımaya başladık.

Kamp ateşi ve kendi mangalımız için yeterince kesilmiş ağaç taşıdıktan sonra akşam yemeği için hazırlıklara başladık, 1 akşam önceden hazırlamış olduğumuz tavuk şişleri mangalımıza dizdik, karalahna eşliğinde afiyetle yedik.

Akşam kamp ateşinin etrafına dizilerek sohbet etmemizin ardından herkes bir bir çadırlarına dağıldı. İlk uyuyan ben oldum 23.00 sularında, 1-2 saat sonra da diğer arkadaşların çadıra girmesiyle ekibi tamamladık.

Pazar sabahı 9 gibi yağmur sandığımız bir hava ve sis eşliğinde uyandık. Gölün üzerindeki sis tabakası ortama ayrı bir güzellik katmış ve fotoğraflanmayı bekler gibiydi.

Kahvaltı için yine hazırlık yapıldı, yine sucuklar doğrandı, yumurtalar kırıldı, çaylar demlendi.

Kahvaltının ardından önceki sabah telefon eden müşterimin işini halletmek üzere bilgisayarımı açtım. Daha önceden hazırlamış olduğum bir sorguyu değiştirmek üzere beynimde firtinalar estirirken gruptan bir arkadaşın tam karşıma gelerek “Poyrazlar Gölü deyince aklınıza ne geliyor?” sorusuyla irkildim.

Kafamdan o an geçen tek şey “else if kullanımından sonra döngüyü nasıl sonlandırmam gerektiği” idi. Bana soru soruldugunda bir kaç saniye sadece yüzüne bakarak aynen bu düşündüklerimi seri bir şekilde aktarabilsem bu kadar komik duruma düşülmeyecekti belki de…

Öte yandan söyleyeceklerimin kimse için birşey ifade etmemesi riski üzerine “bu adam ne demiş, anlayanınız var mı, deli midir nedir?” sorularının da beklentisi içinde olduğumdan etrafa göz gezdirerek kampla ilgili bir materyal arayışına giriştim, yaklasik 5-6 saniye kadar.

Etrafta baltadan çadıra, mangaldan oltaya, kütükten palamuta kadar onlarca şey olmasına rağmen ağzımdan o sihirli kelime bir türlü çıkmak bilmedi, belki de aklım hala o “else if sorgusu”nda kaldığı için karşımda dikilip duran kamerada o şahane sahnenin yaratılmasını sağladım.

Ağzimdan çıkan tek şey “aklıma hiçbirşey gelmiyor” oldu, ve emin olun o siralarda birilerinin gelip beni kurtarmasını bekledim acınacak gözlerle, kameracı arkadaş da bir türlü pes etmediği için o saniyeler bana saatler gibi geldi.   “Cevap yok olarak kabul ediyorum” deyip kamerayi indirip sirtini dönüp giderken derin bir “oh” çektim, işime geri döndüm.

Günü yine odun ve mangal ile geçirdikten sonra son yemeğimizi yeyip dönüş yolculuğuna geçtik. Akşam fenerle sevindik, Baros’la üzüldük.

Pazartesi oldu, facebook uyarısı geldi, “arkadaşınız sizi bir videoda etiketledi” diye. Ve o an dünyamın karardığı an idi.

2 seçenek vardi:

1. Ya gerçekten kızdığımı gösterecek ve ortamın gerilmesini sağlayıp o sahneyi sildirip grupta antipatik bir insan olarak bilinecek ve muhtemelen hiçbir bus etkinliğine katılmayacaktım.

2. Bu sahnelerin sorumlusunun tamamen ben olduğumu kabul edip kendimle de alay ederek yorumların hafifletilmesini sağlayacaktım :)

İkinciyi seçtim, facebook’u püskürtmüş olsam dahi grubun kendi forumunda yine alay malzemesi oldum, ama yapacak birşey yok, “kendim ettim kendim buldum” durumu hakim ne yazık ki :)

Video nerede diye sormayın, arayan bulur :)

Üç kişilik çadır, 2 uyku tulumu, 3 sandalye, 4 kişilik sucuk+yumurta, 2 öğle yemeği için 4 kişilik hatırı sayılır miktarda tavuk şiş, 3 şişe karalahana, 2 şişe cabernet merlot, 2 kalın battaniye, poker takımı ve fişler, buzluk, fotoğraf makineleri vs.. Hepsi hazır.

Koordinat:
N40.834983
E30.478735

Hareket tarih ve saat:
24 Ekim 2009 Cumartesi 06.15 Ev
07.00 Mehmetçik Opet (bus kavuşması)

Dönüş: 25 Ekim 2009 Pazar akşamüstü, şerbete göre.

Sazan ve turna avlayabilmek için oltalarımız da hazır. Olur da avlayamazsak  tavuk şiş’e devam.

Gelişmeler teknoloji imkan verdiği ölçüde poyrazlar gölünden :)
Sevgiyle,

Kivanc