Erdoğan Arıkan

Küçükken her akşam senin eve gelişini gözlerdim, evimizin dış kapısını açar, hemen karşımızdaki evinin kapısının üst köşesinden senin evinin ışığının yanıp yanmadığına bakardım.

Eğer yanıyorsa terliklerimle zilini çalar, doğruca buzdolabına giderdim. Bilirdim bana her akşam yaptığın gibi çikolatalı süt getirdiğini.

Sütümü alır yanına geçerdim, sen o çok sevdiğin rakını içerken ben seninle çakmak saklamaca oynamak için seni kandırmaya çalışırdım.

Beni hiç kırmaz, her zaman yaptığın gibi “Peki” derdin, bu uğurda kaç çakmak kaybettik, kaç tanesini abajurların tepesinden düşürüp seni çakmaksız bıraktım saymak imkansız.

Seninle tüm apartmanın karşı çıkmasına rağmen mutfağında mum imal ederdik, annemden bu mumlar için hep azar yerdim, senin yanında her zaman “yaramaz çocuk” olduğum için annem sana söz geçirmeye çalışsa bana geçiremez, ben yine bildiğimi okur her akşam parafin kokarak evime gelir, yatar uyurdum yüzümde tebessümle.

Akşamları rahat vermediğim gibi gündüzleri de huzur vermezdim sana, kaç kez müşterilerini işini gücünü bırakıp beni okuldan almaya gelmiştin, kaç kere 06 NR 523 plakalı o çok sevdiğin Anadol’una biner eve geldik, hatırlasana?

Hatırlar mısın bilmem, Kızılay’daki ofisinde en çok sevdiğim şey senin yurtdışından getirdiğin kağıt rulolu hesap makineleriyle oynamaktı, ben sürekli rulo fişlerden bitirir, sen de habire apartmanin girişindeki kırtasiyeciden bana yenisini alırdın. Bir keresinde yanında çalıştığın çocuğu yine bu rulolardan almak için gonderdiğinde, 15 dk geç geldi diye işten kovmuştun, üzülmüştüm o çocuk adına.

Dedem vefat ettiğinde onun işyerini devraldın, her okul çıkışında evim 5 dk yürüyüş mesafesinde olmasına rağmen o kırmızı kurtuluş otobüsüne atlar, senin yanına gelirdim. Bir dönerci vardı dükkanın 100 metre gerisinde, her geldiğimde döner isterdim, sen de “yeme o pis döneri” demene rağmen yerdim, yine de sesini çıkarmazdın.

Dükkanına hırsız girdiğinde çok üzülmüştüm, kimsenin bir gecede bu kadar şeyi kaybetmesini istemediğim gibi hayatı boyunca kimsenin hakkını gasp etmeyen, helal olmayan tek  kuruş parayı cebine koymayan adamın dükkanını boşalttıklarında tanrıdan, çalınan herşeyi dayıma ulaştırmasını istemiştim.

Elektronik daktilon vardı, daha Türkiye’de insanlar normal daktilo kullanırken sen elektrikli, yazı karakteri değiştirilebilen daktiloları kullanırdın. Senin o çok sevdiğin yeğenin o daktiloyu da bozardı hep, ya şeridini bitirirdi, ya karakter kartuşlarını sıkıştırırdı, hiçbir zaman “Bu daktiloyu bir daha kullanmanı istemiyorum” demedin bana, bilirdim ki beni gerçekten çok severdin. Ben bu sevginin hayatındaki herşeyden daha öte birşey olduğunu ben yıllar sonra anladım.

Trafik kazası yaptığımda o pislikten kurtulmam için herkesten çok çaba gösterdin, 6 sene boyunca sürekli mahkemelere gidip bir tanıdık bulmaya çalıştın, ümitsizliğe düştüğün hiçbir anı bana hissettirmedin, herşeyin bir gün yoluna gireceğini söyledin daima. Sonuçta senin dediğin oldu…

29 Ekim 2007 gecesi evine tesadüfen bir yazı almaya geldiğimde seni hayatımda görmediğim kadar halsiz ve bitkin gördüm, uyku saatleri dışında bir kez bile bir kanepeye uzanırken görmediğim adam rengi benzi atmış bir şekilde girişteki portmantonun üzerinde titreyerek oturuyordu.

“Dayı neyin var?” diye sorduğumda, “2 gündür çok halsizim, bugun de karnım daha bir ağrıyor, geçer herhalde” demiştin, ancak benim içim rahat etmedi ve seni hastaneye kaldırmıştık, sonuçta senin o basit “karın ağrısı” dediğin şeyin aslında apandist olduğunu anladık. Ameliyattan sonra seni yoğun bakım kapısına getirdiklerinde “Kıvanç senden tek birşey istiyorum” demiştin: “Beni buradan çıkar.”

O anki üzüntümü tarif etmeme imkan yoktu, hemşirelerin sana su vermediği için senin oradan çıkman istemene rağmen elimden sadece hemşireye “neden su vermiyorsunuz” diye fırça atmak gelmişti.

Hastaneden taburcu olduğunda çok sevinmiştik, eski sağliğina kavuştun, her gun 2 kilo şeftali ve mandalina yiyerek aramıza tekrar geldin, hayata tekrar başladın.

Önce kalan işleri toparlamaya giriştin, ardından sanki kötü birşeylerin olacağını hissedermişçesine “Bu iskeletleri sen satar mısın?” dedin bana.

Seninle belki de son iş konuşmamız oldu bu, sonra tekrar rahatsizliğin nüksetti ve seni bugün 11.30 da kaybettik.

Halbuki daha 1 ay önce seninle ne kadar keyifli bir pazar kahvaltısı etmiştik hatırlasana, Ceyda ve Onur da vardı, senin tabağındaki omlet bitmiş olmasına rağmen hala yemek istiyordun, biz de ekmeğe peynir sürüp sana “Uçak geliyor” yapardık.

2 hafta önce sana son kez ellerimle kahvaltı hazırladım, tost yapmıştım, yanına da meyve suyu koymuştum, artık iyice bitkin düşmüştün, eskisi kadar iştahlı yemek yiyemesen de aramızdaydın. Tost bittiğinde ekmeğe yine krem peynir sürüp uzatmıştım sana, ama göremediğin için “dayı aç ağzını” derdim.

O gün kahvaltının üzerinden 6 saat geçmiş olmasına rağmen hiçbirşey yemek istemedin başka, ben trenle İstanbul’a döndüm, sen de yatağına :(

4 gün önce geldim Ankara’ya, seni tekrar göreyim diye, cuma akşami beni gördün son kez, “hoşgeldin kivanc” dedin, “hoşbulduk dayı” dedim, “bir isteğin var mi, uyu şimdi yarın da burdayım” dedim, “sağol canım allah rahatlık versin, görüşürüz” dedin.

Senin o gözlerini bir daha açık hiç görmedim, son 72 saatini gözleri kapalı hep uyuyarak geçirdin yatağımda, babamla koluna girip yatağında rahat etmen için hareket ettirirken bile tepki veremiyordun artık.

74 sene önce dünyaya geldiğinde annen ve babana mutluluk getirmiştin, hayatındaki herkesi güldürdün, o pazar kahvaltısında bile gözlerin kimseyi seçemezken bizi güldürmeyi ihmal etmiyordun.

Bugün seni kendi ellerimle yeşil bir torbanın içinde cenaze arabasina kaldırdım, hayatımda kimse için bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum.

Ruhun şad, mekanın cennet olsun Erdoğan Dayı.